Haftaya Bakış (299): Yalova olayının anlamı | İki sürecin 2026'daki seyri

02.01.2026 medyascope.tv

2 Ocak 2025’te medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. 2026'nın ilk ’’Haftaya Bakış’’ında Kemal Can'la birlikte, haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, hoş geldin.
Kemal Can: Hoş bulduk Ruşen

Ruşen Çakır: Konuşacak çok şey var, ama öncelikle 29 Aralık'ta Yalova'da yaşananları konuşalım. Önce, ‘’IŞİD yılbaşında büyükşehirlerde birtakım saldırılar yapacak diye haberler çıktı, istihbarat raporları dolaşıma girdi. Böyle bir tedirginlik yaşanırken, Yalova'daki olay oldu. Üç polis şehit edildi ve altı IŞİD mensubu da Emniyet güçleri tarafından öldürüldü. ‘’IŞİD mensubu’’ diyoruz ama o işler karışık biraz. O, çok bildiğimiz tür bir örgütlenme olmadığı için, IŞİD’le doğrudan organik bağları var mı, yok mu bilmiyoruz, ama içlerinden bazılarının, bir süre Suriye'de IŞİD'le beraber bulunduklarını biliyoruz. Ama Türkiye'de, IŞİD'in Türkiye vilayeti denilen yapılanmasının dağıldığı ve küçük gruplar olduğu söyleniyor. Bunların merkezle ilişkileri konusunda çok rivayet var. Bir de, merkez, eskisi kadar güçlü bir merkez değil zaten. Ortadoğu'da, özellikle Suriye ve Irak'ta yedikleri darbenin ardından, güç anlamında bayağı zarar gördüler.
Burada tabii şöyle bir soru var: IŞİD ve benzeri yapılar, Türkiye'yi ne olarak görüyorlar? Bir ara, Suriye İç Savaşı zamanında Türkiye’yi transit ülke ve lojistik ülke olarak görüyorlardı. Ama çok ciddi saldırılar da düzenlediler; özellikle o iki seçim arası dönemde 2015'teki saldırılar. Daha sonra, en son İstanbul'da bir eğlence mekânına yönelik saldırı gibi. Atatürk Havalimanı saldırısı da var arada. Yani bayağı iz bıraktılar. Bunların bazıları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yapılmadı. Bazıları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yapıldı. Mesela İstanbul Ortaköy’deki eğlence mekânına saldıran Orta Asyalıydı.
PKK meselesinde, en azından silah bırakma kararı da halledilmiş gibi görünürken, yine ‘’Türkiye terörün hedefinde mi?’’ meselesi var. Bu konu üzerine bilen de, bilmeyen de konuşuyor. Çok kişi sallıyor. IŞİD konusunda ciddi olarak çalışan çok az insan var. Bir tanesi Doğu Eroğlu. Bu akşam, onunla yaptığımız yayın yayınlanacak. Doğu Eroğlu bu konuya çok hâkim bir gazeteci. Daha önce de, ilahiyat kökenli olan ve radikallik konusunda çalışan Prof. Dr. Hilmi Demir’le yayın https://medyascope.tv/2025/12/30/hilmi-demir-ile-soylesi-yalova-olayindan-hareketle-turkiyede-radikal-selefilik-gercegi/ yapmıştım. Bir realite var, ama bu realite ne kadar ciddi bir tehdit, ne kadar devletin kontrolü altında?  Mesela üç polisin böyle bir olayda hayatını kaybetmesi çok büyük bir olay, öyle değil mi? Ne zamandır böyle bir şeye tanık olmuyorduk.
Kemal Can: Bu Yalova hadisesinin, IŞİD'in Türkiye'deki varlığı ya da IŞİD bağlantılı unsurların Türkiye'deki etkisi, gücü, konusu gibi önemli bir başlığın altında ele alınabilecek tarafları var. Bir de, aslında vakanın gerçekleşme biçimi, o hadiseye katılmış olanların, yani öldürülen IŞİD üyesi insanların, daha önce yargılama, soruşturma geçirmiş olmalarına rağmen, hâlâ silahla, belirli bir merkezde, böyle bir şeyin üzerine oturuyor olması. Yalova'nın o konuda daha önce de dikkat çekici bir yer olduğunu biliyoruz. Hem genel olarak IŞİD meselesinin Türkiye'deki durumu, hem de genel olarak bu tür güvenlik meselelerine yaklaşım konusunda bir şey var. Bu, çok da yazıldı çizildi sosyal medyada: Herhangi bir yerde üç üniversite öğrencisi basit bir eylem yapsa, polisin müdahale hızına, müdahale şiddetine, müdahale biçimine ya da sosyal medyada iktidarı eleştirmeye kalkanların hemen kimliklerini tespit edip, IP adreslerini bulup, bütün paylaşımlarını yapıp, eleştiri sınırında olan pek çok şeyi hakaret ya da tehdit diye hemencecik kovuşturma konusu yapmalarına bakıyoruz. Bunların içinde gazeteciler de var tabii.
Ama öbür tarafta, bu IŞİD üyesi veya iltisaklı ya da ondan etkilenmiş çevrelerin dernekler kurduklarını, sosyal medyada aktif olduklarını, YouTube yayınları yaptıklarını, bir tür propaganda faaliyeti içerisinde olduklarını ve aslında çok sert bir soruşturma ve takiple de sıkıştırılmadıklarını anlıyoruz. Bunu nereden anlıyoruz? Çünkü üç polisi öldüren, kendileri de ölen bu şahıslar, çok kısa bir süre önce böyle bir şüpheyle gözaltına alınmışlar, yargılanmışlar, ama bırakılmışlar. Başka vakalarda da böyle şeyler gördük. Dolayısıyla, dediğin gibi işin, çok bilinemeyen, biraz IŞİD'in özelliğinden de ve o özelliğin zaman içerisindeki değişiminden de kaynaklanan bir tarafı var. Bir zamanlar lojistik ülke gibi değerlendirilen Türkiye'nin, artık bu tür örgütlenmelerin yerleşik ülkesi olma riskiyle karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Bu bir zamanlar, çok fazla göçmen sorunuyla ilişkilendiriliyordu. Ama artık, bu olayda gördüğümüz gibi, bir eyleme kalkışmamış olsalar bile, Türkiye vatandaşları da kendi evlerine gelen polisi öldürme noktasına gelmişlerse, onların bir başka aşamada yine çok ciddi bir kanlı eyleme imza atmaları da çok beklenmedik bir şey olmazdı.
Bu konudaki gevşekliği ve zafiyeti bir kenara bırakıyorum. Dediğim gibi, çok fazla şey bilmediğimiz için, IŞİD'in yaygınlığı ve aslında bu ülkedeki yerleşik gücünün ne olduğu konusunda çok az enformasyona sahibiz açık kaynaklar itibariyle. Bizimle paylaşmıyorlar ama, anlıyoruz ki devlet tarafından da, güvenlik güçleri tarafından da, bu konuda çok iyi bir takip yapıyorlarmış görüntüsü verilmiyor. Neden verilmiyor? Sadece şu Yalova olayının operasyon görüntüsüne baktığımızda, karakol polislerini gönderiyorsunuz. İşin uzmanı değilim ama, muhtemelen silahlı olmaları beklenen ve silahlı olmalarıyla ilgili istihbaratın da bulunması gereken bir adrese baskın yapmanın, herhâlde karakol polisleriyle yapılmayacağı, bu konuda uzman birtakım özel ekiplerin devrede olması gerektiği, gerekli güvenlik önlemlerinin öyle alınması gerektiği de ortada. Dolayısıyla, ben genel kamuoyunun bilgisizliği dışında, devletin ilgili birimlerinin de bu konuyu yeterince ciddiye alıp almadıklarını bilemiyorum. Sürekli haberlerini duyuyoruz: ‘’IŞİD operasyonları yapıldı. Şu kadar insan gözaltına alındı. Bu kadar adrese baskın yapıldı’’ diye birtakım açıklamalar yapılıyor. Ama eğer bunlar bu olaydaki vaka gibiyse, birtakım operasyonlar yapılıyor, birileri alınıyor ve bunlar üç ay sonra tekrar çıkıp faaliyetleri neyse ona devam ediyorlarsa, bir şey olmuyorsa… Çünkü onu takip eden kimse de yok. Medyada operasyon haberleri eskisi gibi basın bülteninden yapılıyor, ama operasyon haberinden sonra, ‘’üç ay önce bilmem kaç kişi alınmıştı, bunlar ne oldu? Buradan bir dava açıldı mı? Bu dava açılmışsa ne oldu?’’ sorularına, ancak bir elin parmağını geçmeyecek kadar gazeteci arkadaşın çok sınırlı koşullarla fikri takip yapmaya çalıştığını biliyoruz. Ama bu konuda bir medya ilgisi de yok.

Ruşen Çakır: Hiçbir zaman yoktu. El-Kaide zamanlarını hatırlıyorsun, NTV'de birlikteydik o yıllarda. 11 Eylül'den sonra ben gidip, “O saldırıyı el-Kaide yaptı” dediğim zaman oradaki herkes, benimle dalga geçiyordu. Ondan sonra İstanbul'daki saldırılar oldu. İlk saldırı olduğunda, “Türkiye sırasını savdı” dediler. İkinci saldırı oldu, bu sefer insanlar sustu. Çünkü bu, üzerine laf etmeye bile çekindikleri bir olay.
Kemal Can: Görülmek istemeyen sorunlar vardır ya; hani, olduğu bilgisinden uzak durursan, tehlikesinden de uzak kalacağını sandığın hadiselerden biri bu. Biraz böyle bir şey. Sanki bir komplikasyon, ‘‘Aman ha, fazla üstünde durmayalım ki bize bulaşmasın’’ denilen bir şey. Hem kamuoyu böyle yaklaşıyor hem de kamuoyunun bu yaklaşımını devlet kurumları da bir fırsat gibi görüyor, bu konuyu bir sorumluluk alanı gibi ele almıyor. Çünkü zaten kamuoyunda da bu konuda böyle büyük bir tedirginlik yok.

Ruşen Çakır: Mesela, El-Kaide’nin çok geçerli olduğu zamanlarda ‘‘Bize niye dokunsun?” deniliyordu. Batı’ya saldırıyordu hep biliyorsun, sonra birdenbire iş Türkiye’ye döndü. 2003 Kasım saldırılarını hatırla. Önce sinagoglara saldırdılar, bir hafta sonra Beyoğlu’nda İngiltere Başkonsolosluğu ve Levent’teki HSBC Bankası’na saldırılar yapıldı, neye uğradıklarını şaşırdılar. Hatta, ‘Biz tezkereyi reddettik. Bizden ne istiyorlar?’ diye baktılar. Ama onların konsepti öyle bir konsept değil ki. Mesela, ‘’Erdoğan'ın Başbakan olduğu ülkeye nasıl saldırır bunlar?’’ diye düşünüyorlar ama öyle bir şey yok.
Neyse, şimdi gelelim diğer konuya. Yine bir Suriye kilidi var açılmak bilmeyen. Yılın son Milli Savunma Bakanlığı brifinginde çok net bir şekilde, ‘’SDG adem-i merkeziyetçilik ve federalizm taleplerini dile getirmeye devam ediyor. Şam hükümeti isterse, biz buna izin vermeyiz’’ minvalinde açıklaması yapıldı. Yani aslında, “Biz istemiyoruz” diyorlar. Feti Yıldız da sosyal medya hesabında, ‘‘İsrail oyunlarını bozarız’’ gibi bir paylaşım yaptı. Pazartesi günü Erdoğan'ın Trump’la yapacağı görüşmede herhalde bu konu da konuşulacak.  Bir de tabii şu önemli. Öcalan 30 Aralık'ta bir yeni yıl mesajı yayınladı. Suriye meselesi hakkında konuşulması bekleniyordu zaten. Ama Öcalan hiç, “Ankara ne diyorsa, öyle davranalım” demedi. SDG ve Suriye’deki HTŞ yönetimi arasında imzalanan 10 Mart Anlaşması’nın uygulanmasının önemine vurgu yaptı. 
Kemal Can: Zaten 10 Mart Anlaşması’nın altında entegrasyonun teknik biçimine dair bir şey olmadığı için, o anlaşmaya, o mutabakata referans kolay.

Ruşen Çakır: Keçiboynuzu gibi. Hatta şöyle bir şey biliyorum. Hatta ilk başta SDG 10 Mart Anlaşması’nı sürekli gündeme getiriyordu. Bir yerden sonra Ankara, “10 Mart anlaşması, 10 Mart anlaşması” demeye başladı. Herkes bir başka şekilde, kendince yorumluyor. Çünkü anlaşma değil o, bir mutabakat zaptı.
Kemal Can: Ve ayrıntıları içermeyen bir şey, çok genel prensipler söylüyor.

Ruşen Çakır: Evet. Bir de biliyorsun, Mazlum Abdi en son, ‘‘İşler yolunda gidiyor’’’ gibi birtakım açıklamalar yaptı. Bunun üzerine hemen, ‘Olmaz öyle şey. Doğru değil,’ vesaire diye yalanlamalar girdi devreye. Şu anda o bilek güreşi sürüyor. Ben açıkçası Türk Silahlı Kuvvetlerinin SDG'ye yönelik bir müdahale yapmasını beklemiyorum, ama bunun, hep bir ihtimal olarak dillendirildiğini görüyoruz, dillendirilmeye de devam edecek. Ama Ankara'nın da razı olacağı nasıl bir anlaşma olacak? Bir diğer yandan, Alevilere yönelik saldırılar başladı. Suriye'deki olay sadece Kürtlerle olan bir olay değil, Alevilerle, Dürzîlerle de olan bir olay. Orada çarpıcı olan, Şam’ın, Dürzî konusunda İsrail'in çizdiği sınırlara büyük ölçüde riayet ediyor olması. Burada ikili bir politika var, İsrail’e karşı bir diş gösterme, ‘’izin vermeyiz’’ gibi bir yaklaşım yok. Ve Ankara da buna rıza gösteriyor bir anlamda. Ama SDG'ye gelince, orada bir yığın kırmızı çizgi giriyor, bu da, Türkiye'deki olayın yürümesini kesinlikle geciktiriyor. Bu Komisyon’un bir türlü yasal düzenlemeleri çıkartmaması, o takvimin belirlenememesi… Biliyorsun yasal düzenlemeler için Kasım, Aralık deniliyordu. Şimdi kim bilir ne zaman yasal düzenleme olacak. Ne olacağını bilemiyoruz. Şimdi haber geldi, Tayfun Kahraman hastaneye kaldırılmış. Çok üzücü. Konuya devam edelim Kemal.
Kemal Can: Erdoğan-Trump görüşmesinin yapılacağının ilan edilmesi, aslında hâlâ sürmekte olan ve şimdiye kadar gelen haberlerin biraz aksine, Trump'la Netanyahu arasındaki gerilimin, kısmen Netanyahu tarafından yatıştırıldığının işaretlerini içeren, yani yılbaşına beraber girmeleri gibi hamlelerle, Netanyahu'nun Trump üzerindeki etkisini tekrar arttırdığı bir gezinin hemen peşinden böyle bir görüşme geliyor. Dolayısıyla, aslında Suriye'deki denklemin hâlâ kritik aktörü İsrail'le ne yapılacağı. Şam'ın pozisyonunu da büyük ölçüde o belirleyecek. Hatta Trump da söylemişti, Netanyahu’yla ya da İsrail'le, Şam’ın teması üzerine kurgulanan bir formül var. Dolayısıyla şu anda Şam'ın önceliği, Şara'nın önceliği işin bu kısmıyla ilgili ve senin de söylediğin gibi, şu anda Türkiye'nin kendisinin bir askeri müdahale ihtimali dışında, Şam'ı bir müdahaleye itmesi açısından da Şara'nın çok hevesli olacağı bir konjonktürde değil İsrail. Öyle bir durum var.
Şimdi bu kilitlenme, senin ‘’bilek güreşi’’ dediğin durum, zaman kazanma açısından herkesin bir nevi istediği bir şey, ama toplam çözüm faydası, hem Suriye'nin çözümü açısından, hem de Türkiye'deki süreç açısından negatif bir şey. Herkes, o bilek güreşini bırakıp bir ‘’sonuca’’ doğru net hamle yapmaktansa, pozisyonunu korumayı tercih ediyor. Bu kilitlenme, politik sonucunu en çok Türkiye'deki sürecin tıkanması olarak kendini gösteriyor. Çünkü bir ara hiç ilgisi yokmuş gibi konuşulan şey, artık herkes tarafından kabul ediliyor ki buradaki süreç denklemi, Suriye’de olup biteceklere bağlı. Hatırlarsan, bir ara, ‘‘Bu konunun Suriye ile hiçbir alâkası yok, o ayrı konu, bu ayrı konu’’ muamelesi görüyordu. Şimdi gayet net bir konu. Herkesin 10 Mart Mutabakatı’na referans vermesi, aslında bir ilkesel tutumu değil, bir kaçış kapısını sağlıyor. Çünkü sonuçta, Öcalan da beklenen açıklaması için 10 Mart'a referans veriyor, SDG de 10 Mart'a referans veriyor, Türkiye de 10 Mart'ı işaret ediyor, Şam da 10 Mart'tan bahsediyor. Ama herkesin ayrı bir 10 Mart'ı var. Tıpkı, buradaki sürecin, herkesin sürecinin başka bir anlam ifade etmesi gibi.
Mesela orada entegrasyon diye bir laf var. Bağımsız üç tümen olarak bölgede varlığını devam ettirmesi de bir entegrasyon biçimi, doğrudan tek, tek insanlar olarak orduya katılmaları da bir entegrasyon biçimi. ‘’Entegrasyon’’ dediğin zaman her şeyi açıklamış olmuyorsun. O da bir entegrasyon, öteki de bir entegrasyon. Dolayısıyla, “Hani entegrasyon diyordunuz?” dediğinde, SDG'nin, “Tamam diyoruz, ama böyle bir entegrasyon” deme şansı oluyor. Öbür tarafta, “Entegrasyon diyorsunuz, bir yandan federalizm diyorsunuz, bir yandan özerk yönetim diyorsunuz. Biz ayrı birlik olalım diyorsunuz” söylemi var. Yine başa dönerek söyleyeyim, bunların hepsinin kilitlendiği nokta, bence asıl olarak İsrail’in denklemdeki yeriyle çözülecek.

Ruşen Çakır: Evet. Zaten konu dönüp dolaşıp İsrail’e geliyor. Mesela Feti Yıldız'ın sosyal medyada yaptığı o Suriye paylaşımının içerisinden İsrail'i çıkart, geriye hiçbir şey kalmıyor. Bütün olayı oradan. Orada da görüyorsun ki bu sürecin başlatılmasındaki temel motif, en azından MHP cenahının temel motivasyonlarından birisi, Kürtleri İsrail'e kaptırmamak. Mesela, şimdi İran karıştı, insanlar yürüyor. Daha önce de böyle olmuştu. Kaybediyorlar, ama hep bir şey oluyor. İran'da hâlâ en örgütlü güçlerin başında, PKK çizgisindeki, ama aslında Kandil'e bağlı olan Kürt örgütlenmesi PJAK geliyor. Onlar da destek açıklaması yapmışlar gösterilere. Eğer İsrail ve ABD tarafından hakikaten bu sefer İran'da bir rejim değişikliği gibi bir niyet gündeme getirilirse, yine Kürt kartı girecek devreye. Peki bu, Türkiye'nin lehine mi olacak, aleyhine mi olacak, nasıl olacak? Şu anda Suriye'yi konuşuyoruz, ama yarın öbür gün Öcalan'ı ve Türkiye'deki süreci konuşurken, pekâlâ İran'ı da konuşuyor olabiliriz.
Kemal Can: Evet. Zaten şu Ortadoğu denkleminde, Türkiye bir süredir, kendi kamuoyunu biraz eylemek için hep talepkâr pozisyon ifade ediyor. Sanki Türkiye, diğer bütün aktörlerin karşısında taleplerini masaya koyan ve taleplerinin olmasına göre nihai kararını verecek ve herkesten bir şey isteyen bir aktörmüş gibi. Hani Hakan Fidan'ın o meşhur, “Kürtler ev ödevlerini biliyorlar” demesi gibi. Şara'yla her bir adım attığında, Milli Savunma Bakanı’nın, Dışişleri Bakanı'nın hemen soluğu Şam'da alması gibi. Bu bir görüntü, ama bu görüntü hakikatin tamamı değil. Çünkü burada, ona buna görev tevdi eden Türkiye için, birilerinin işaret ettiği bir görev listesi daha var. Burada, İran ve İsrail'in ne ifade ettiği, tartışmamızın hep dışında. Yani sanki Türkiye sadece talepkâr, sadece talep ediyor. Ondan bunu istiyor, buna görevlerini hatırlatıyor, ona bilmem neyi yapıyor. Ama bir de Türkiye'den de bir şey bekleyenler var. Ve Erdoğan'ın bu süreçte yürüttüğü, ‘’hiçbir şey vermeden çok şey alma’’ prensibinin, öyle bölgesel denklemde buradaki kadar kolay işlemesi mümkün değil.
Erdoğan şu lüksü kullandı: Süreç meselesinin en nazlı aktörü olan, hiçbir şey yapmayan ve hâlâ hiçbir şey yapmayan… Mesela daha yeni, Ahmet Türk'ün yerine atanan kayyumun görev süresi 2 ay uzatılmış, saatler içerisinde tahliyesi beklenen Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tahliyesi hâlâ söz konusu değil, kayyumlarla ilgili bir adım atılmış değil. Yine ihale Komisyon’a kaldı, ama komisyonsuz yapılabilecek hiçbir şey yapılmadı. Ama buna rağmen, yine bütün teşekkürleri kabul eden, sanki büyük bir risk almış, büyük bir sorumluluk altına girmiş, taşın altına eline sokmuş olma pozisyonunda olan, Erdoğan. Ama bu, bölge dengelerinde çok mümkün bir şey değil. Yani Suriye'de mümkün değil.

Ruşen Çakır: Geçen yılın son günü, yılın ilk gününde, İran'la başladı. Sürer sürmez onu bilmiyorum. Ama Türkiye'de, Yalova'da yaşananlar, şu, bu oldu. Bölgenin maşallahı var.
Kemal Can: Erdoğan, bu Trump görüşmesinden yeni bir meşruiyet takviyesi alacak mı, almayacak mı? Asıl mesele o olacak.

Ruşen Çakır: Tabii orada şöyle bir husus var ki o önemli. Ukrayna-Rusya sorununda Türkiye'nin arabuluculuğu gibi bir mesele var ya, o meseleyi gerçekten başarılı bir şekilde üstlenebilirse, Ortadoğu konularında daha bir güçlü olabilir. Ama burada şöyle bir şey var ve onu özellikle vurgulamakta yarar var. Ankara, Suriye'deki Kürtlerin geleceği hakkında karar verirken ya da birtakım politikalar geliştirirken, Türkiye'deki Kürtleri geri plana itiyor. Mesela Kobani olayları olduğu zaman görmüştük; orada çok büyük bir duygusal kopuşa yol açmıştı o olay. Diyelim Trump'la anlaştın. Trump, ‘’Tamam ben, karışmıyorum, kafamı çevirdim. Ne yapıyorsanız yapın. Siz adem-i merkeziyet mi diyorsunuz? Alın size’’ dedi. Ne olacak sonra?  Suriye'de şu oldu, bu oldu. Suriye'de de bir şey düzelmez de, Türkiye'de neyi, nasıl halledeceksin? Hangi sorunu nasıl çözeceksin? Bu çok hayati bir nokta. Özellikle AKP içerisindeki birtakım Kürtler de bu konuda daha fazla ses çıkartmaya başladı. Tabii onlarınki çok önemli değil, ama o bile bir şeyin sınırı olduğunu gösteriyor. Biliyorsun, Suriye Kürtleri, Türkiye Kürtleriyle akrabalar. Zaten çoğu Türkiye'den gitmiş. Böyle bir hikâye var.
Neyse, geçelim 19 Mart sürecine. Bana geçen gün tebligat geldi. 9 Mart'ta mahkemeye gidiyorum. Hakikaten şaka gibi. Şimdi anlatmayayım. Gizli tanıklarımın ifadelerine baktım, kafam yine karıştı. Beni kim niye suçluyor, anlamış değilim, ama benimki hikâye zaten. Esas hikâye başka. Binlerce yıl istenen Ekrem İmamoğlu, 400'ü aşkın sanık var. Ve 9 Mart'tan itibaren, Türkiye, en azından ilk günlerde oraya kilitlenecek.  İnsanlar gelecek, salona dolacaklar. Nasıl olacak o mahkeme? Yani canlı yayınlanmayacağını tahmin edebiliyoruz, ama bir düşün, Ekrem İmamoğlu'nun tek yargılandığı davalarda bile neler çıktı, değil mi? Yok görüntü aldınız, yok şu oldu, bu oldu, şu bu. Orada ne olacak, nasıl olacak, açıkçası çok merak ediyorum. Bir de yıllarca sürecek o dava. Davanın kendisi Türkiye'nin gündemini çok ciddi bir şekilde meşgul edecek. Ama bir diğer yandan, özellikle İstanbul başta olmak üzere, savcılar, insanların, yani medyanın önüne sürekli bir şey koyuyor. uyuşturucu, kara para, şu, bu. Belediyeler zaten var, ama mesela Saadettin Saran, Erdem Timur gibi isimler… Adı şimdi aklıma gelmeyen o kadın, hani en son adli kontrolle bırakıldı. Ben çok bilmiyorum o popüler şeyleri. Ama sürekli birtakım operasyonlar, şunlar bunlar ve hayatımız mahkemelerle gidiyor. Biz bereket Medyascope’ta bu seneye, konuya çok hâkim iki muhabirle, Furkan (Karabay) ve Fırat’la (Fıstık) girdik.
Kemal Can: Evet, hoş geldiler. Hayırlı olsun onlara da.

Ruşen Çakır: Ama bitmiyor ya, bitmiyor; sürekli her an her yerden bir şey çıkabiliyor. Bir de ilginçtir, birtakım eskimiş defterleri de açıyorlar. Bazı insanlar vakti zamanında bir halt yemiş ve hiçbir şey olmamış, şimdi pat diye karşına koyuyorlar o olayı.
Kemal Can: On yıl önceki telefon görüşmesi, 5 yıl önce katılınmış toplantı, hatta bilmem kaç senedir söylenen şarkı sözünden filan bir şey çıkıyor. Bunun, böyle gündemi doldurmak, gündeme bir şey yaratmak, insanları meşgul etmek, kafalarını çelmek için bir yan faydası da olabilir, ama bu bir yönetme biçimi artık. Sonuçta iktidar şöyle bakıyor: ‘‘Ben siyaseti mahkeme salonlarından yönetebiliyorsam, her şeyi yönetebilirim. Ekonomiyi de böyle yönetebilirim, kara parayı da böyle yönetebilirim, popüler alanı da böyle yönetebilirim.’’ Çünkü bu bir enstrüman ve dolayısıyla artık sistematik biçimde bir yönetme biçimi. Bunu, yönetememe diye eleştirmek mümkün, ama bu, iktidarın penceresinden bir yönetme adabı.

Ruşen Çakır: Evet, artık böyle yönetecek.
Kemal Can: Böyle yönetecek. 2026'nın ilk programı olarak, falına bakarsak, kabaca şöyle kurgulayabiliriz. Dediğin gibi, Mart’ın başında duruşma tarihi verildi. Onun öncesinde, muhtemelen iktidar medyası bunu epeyce köpürtmeye çalışacak. 2025, 19 Mart sürecinin operasyon yılıydı, şimdi bu yıl, dava yılı; buradan çıkacak netice spekülasyonları üzerine kurgulanmış bir yıl olacak. İkinci bir işaret, bence bu süreç meselesinde, sürecin çok daha dar bir ajandaya ve tamamen tekrar Erdoğan'ın ‘’lütuf’’ şartlarına bağlanmış olması, yine talepkâr bir pozisyona çekip -ki bunu birkaç kez dile getirdi-, anayasa tartışmasının da ısıtılacağı bir yıl olabilir. Şimdi bu iki başlık, siyaseti büyük ölçüde iktidarın domine edeceği iki araç gibi görünüyor. Buna karşılık, Özgür Özel, Kurultay’dan sonra bunu, bir seçim yılı, iktidar üzerinde bir baskı yılı olarak tarif etti. Şimdi sanıyorum bu bu denklemin yılın ilk birkaç ayında ne kadar işleyeceğini göreceğiz ve temel stratejiler de böyle oturacak. Ama dediğin gibi, hemen yılın başında, zaten Mart’a da tarih verildiği için, galiba dava meselesi ilk aylarda ilk sıcak gündem olarak daha belirleyici olacak.

Ruşen Çakır: Şimdi Tayfun Kahraman'la ilgili habere bakıyorum. Murat Sabuncu haberini yapmış. Tayfun MS atağı geçirmiş ve Cerrahpaşa'ya kaldırılmış. Ben, Hakan'ın ziyaretçisiyken Tayfun'la bayağı görüştüm. Anayasa Mahkemesi'nin kararına rağmen hâlâ cezaevinde tutuluyor. Bu, artık acımasızlık.
Kemal Can: Sağlık sorunları nedeniyle hastaneye sevki bile bir eziyete dönüştürülüyor özel olarak; geçenlerde yaşadı bunu.

Ruşen Çakır: Evet, biliyorum.
Kemal Can: Bütün güne yayılan, o cezaevi nakil araçlarında büyük bir eziyet içerisinde oradan oraya taşınması... Bunu daha önce de konuştuk. Tutuklama, cezalandırma, bunların haksızlığı, hukuksuzluğu üzerine konuşuyoruz, ama onun daha da üstünde, bunun özel bir eziyete çevrilmiş örneklerini görüyoruz. Tayfun bunlardan biri. Sağlık sorunu olan başka tutuklular ve hükümlüler de var.

Ruşen Çakır: Bir de meslektaşımız Murat Ağırel'in başına gelenden de bahsedelim. Ben sürekli bir şeylere maruz kalıyorum, ama sosyal medyada Murat'a yönelik olarak yapılanı görünce hakikaten kanım dondu. Murat'a da, “Ne diyeceğimi bilemiyorum” dedim. Murat’a ne söylenildiğini burada tekrarlamayacağız tabii, ama insan hakikaten şunu düşünüyor: Bu cesaret, bu küstahlık, bu acımasızlık, bunların hepsi bir arada. Bunu nasıl yapıyorlar? Murat Ağırel bilinen bir isim. Kendi hakkını savunabilme imkânı olan, olayın peşine düşebilecek bir isim. Kim bilir kendi hâlindeki insanlara yönelik ne zulümler var? Yaşlıları kandırıp dolandıranları biliyorum, o ayrı bir kalem. Ama bu başka bir şey. Çok açık söyleyeyim, yanında olsa tekme tokat girişirsin.
Kemal Can: Evet. Senin söylediğin gibi, böyle bir şey insanın aklına nasıl geliyor? Böyle bir şeyi akıl etmek, yani birisine kızmak ya da başka bir şeyle, bu kızdığın şeyin karşılığı olarak, ona söyleyeceğin laf olarak bunu akıl etmek. Birinci aşama bu. İkincisi, öyle sefil, öyle hastalıklı bir zihne sahipsin ya da öyle bir hastalıklı fikrin mensubusun ki bunu yapmak aklından geçebiliyor. Tamam, aklına geliyor, ama bundan bir aşama sonraya geçiyorsun. Bu aklından geçeni bir de ‘’Bunu yazayım, başkalarına da duyurayım’’ diyorsun. Üçüncüsü, bunu yaptığın için hiçbir şey olmayacağına inanıyorsun. Buna güven mi dersin ona, küstahlık mı dersin, fütursuzluk mu dersin? O paylaşımın altında bir sürü insan, meslektaşımız da tepki verdi. Ama mesela, “O zaman, o da bilmem ne yapmasın” diyenleri de görüyorsun. Bunlar ne kadar gerçek insanlar bilmiyorum. Bir de, bu kategoride olanlar var. Yani bunu akıl etmiş, bunu yapmaya cesaret etmiş insanlık dışı bir şey var. Ama bir de, bu yapılmışın mazur görülebileceğini, hatta haklı görülebileceğini iddia edecek başka bir vasattan bahsediyoruz. ‘’Bunlar çok ekstrem şeyler, bunları belki de aslında mevzu etmemek lazım. Çünkü bunlar böyle büyük bir kalabalık oluşturmuyor’’ denilebilir. Ama bu, böyle bir şey değil. Bu, tek bir kişi bile olsa, mesele edilmesi gereken bir şey.

Ruşen Çakır: Değişik dönemlerde yaşanan değişik olaylarda, her seferinde, ‘’münferit olay’’ diye geçiştirilen bir yığın şey oldu, oluyor. Benim başıma bu kadarı gelmedi ama biliyorum. Bir de insanlar, şahsa yönelik böyle bir şey yaparsan bir şey olmayacağını zannediyorlar. Aynı lafın onda birini devlete ya da kamu görevlisine yönelik yapsa, herhâlde anında kapısında birisi bitecek. Hele o şahıs, devletin gözünde muteber değilse diye düşünülüp yapılan bir fütursuzluk da var. O kötülük başka bir şey. ‘’Organize kötülük’’ derler ya, Murat Ağırel’e yapılan, organize mi, değil mi bilmiyorum ama saf kötülük. Neyse. Evet, Haftaya Bakış’ı noktalayalım. İzleyicilerimize çok teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere ve tekrar iyi yıllar.
Kemal Can: İyi yıllar.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
10.01.2026 Suriye’de kim terörist, kim değil?
09.01.2026 Halep’teki çatışmalar Türkiye’yi neden çok yakından ilgilendiriyor?
08.01.2026 Muhalif bir milletvekili niçin AKP’ye transfer olur?
07.01.2026 “İç cepheyi tahkim” edelim de kiminle, nasıl yapacağız?
06.01.2026 Maduro’ya üzülmeli miyiz?
05.01.2026 Venezuela'dan sonra sıra nerede? | Ahmet İnsel değerlendiriyor
05.01.2026 Boğaziçi direnmeye devam ediyor hâlâ!
04.01.2026 Venezuela dersleri: “İç cepheyi tahkim”in ciddiyeti ve aciliyeti
04.01.2026 Erdoğan’ın uçağına hangi gazeteciler binebilir?
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı